Ozan Önen

Atina’dan bildiriyor…

Blog taşınıyor.

http://ozanonen.wordpress.com adresli bu blog alanı yeni alanına taşınıyor… Beni okumadan önce kendi omzundan bir kere öp, belki şaşkın olur sonrası: http://ozanonen.tumblr.com

“Büyük Mastürbatör” Teşhirciliği: Ahmet Hakan- Ersin Tokgöz Vakası ve Düşündürdükleri

“Ergenlik ve ilk gençlik dönemlerinde karşı cinsle temas kuramamış, tek cinsel deneyimi mastürbasyon olan biri ilerleyen yaşlarda istediği kadar parlak ilişkiler yaşasın, skor üstüne skor yapsın fark etmez. Doğasını baskılarken bilinçaltında biriktirdikleri, fark etsin ya da etmesin, yetişkinlik dönemindeki davranışlarının belirleyicisi olur. Ertelenmiş cinselliğin, doğayı baskılamanın elbette bir bedeli olacak. O artık iflah olmaz bir abazandır.”

Bu peşrev faslı şunun için: Birkaç gün evvel (14 Aralık 2009) üstteki satırların sahibi Radikal Gazetesi eski köşe yazarı Ersin Tokgöz, Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Ahmet Hakan Coşkun için “Ahmet Hakan’ın Düğümü” başlıklı yazısının peşrevi olarak yazdı bunları. Ben de, kendisi ve klonları için  aynı peşrevi çekmeyi uygun buldum, İspanyol ressam Salvador Dali’den alıntılanmış “büyük mastürbatör” başlığı eşliğinde.

Çünkü tarihin –Gogol’le birlikte- görüp görebileceği en büyük mastürbatörü Dali’nin bu yönünü anlamlandırdığımızda, söz konusu mastürbasyon meselesinin medyamız dahilinde aslında ne türden bir travmaya işaret ettiğine de çok yönlü biçimde anlam verebilmek mümkün. İçerisinde deha, estetik ve zeka bulunsa dahi.

Vikipedi gibi Web 2.0 odaklı internet kaynaklarından rahatlıkla edinebileceğiniz türden bir Freud izahatından direkt apartılmış ve “skor”, “abazan” gibi tribün sözcükleriyle de Ersin Tokgöz’ün ellerinde yerelleştirilmiş gibi görünen bu psikolojik tabirler;  bu kıvamlarıyla sıradan bir kantin konuşmasında geçebilecek türden cümleler olmanın ötesinde anlamlar ifade etmiyor benim için.

Hatta daha da ileri gideyim, “psikoloji”ye karşı sonsuz bir saygım olmamakla birlikte Freudyen bakış açılarının, kimi zaman, psikoloji çevrelerinde dahi bilimsel olarak kabul görmüyor oluşunu bir kuşku materyali olarak bir köşeye her daim yazmışımdır. Hatta, Freud’un da “hayatımda gördüğüm en büyük psikolog” dediği Dostoyevski’yi, psikolojik tahlil yapmalara model olması açısından Freud’tan daha çok benimsemişimdir. Bu demek oluyor ki, bilimsel verilerden uzak söylemiş olduğun her “bilimsel gibi görünen” söz, kişiselden öteye gidemiyor.

“Hiç olmazsa bize Dostoyevski performansında bir şeyler yazmaya çalışsaydın da, biz de sana yüklenmeseydik” demek daha da komik olabilir tabi, ama hiç olmazsa, Tokgöz’ün o yazısında Freud’un gölgesine sığınılmış bir tavırdansa “mahallenin harbici genci” tavrını sergilediğini görmek daha çok hoşumuza gidebilirdi. Freud’suz – mübalağasız.

Burada gizlenmiş ve tahlil edilmesi gereken bir anlam varsa, o da, gazetelerdeki köşelerin türlü mastürbatif zevklerin nasıl  da poligonu haline getirildiğidir. Belki de Twitter gibi online ve mobil mecralar, gazetecilerin birbirlerine karşı eteklerindeki tüm taşları dökmesi ve ekran başında boşalmaları için iyi bir alternatif olma özelliğini bu yüzden de oluşturuyordur, kim bilir?

Yani diyorum ki beyefendiler ve hanımefendiler, o güzelim köşeleri işgal etmektense Twitter üzerinden birbirinize rahatlıkla kusmanızı daha naif, eğlenceli ve kişisel kullanıma uygun buluyoruz, interneti iyi kullanan bir neslin üyeleri olarak. Bir başka yazımın konusu da bu yüzden,  Twitter ve beraberinde Web 2.0 odaklı tüm sosyal medya ürünlerinin bünyeler ve özellikle de Babıali camiası üzerine faydaları ve zararları olacak.

Bazıları Kriz Sever, Bazıları Ceset

Bu türden kişisel husumet kokan yazıların –üstelik aynı medya grubunun gazeteleri dahilinde- yayınlanması neticesinde, insanlar pek tabii “yazı işlerinin görevi nedir peki?” diye sormaktalar ve olayı “skandal” boyutuyla değerlendirenler olduğu kadar, Tokgöz’ün matbuat hayatımızın “rock star”ı Ahmet Hakan’a bu “çakma” girişimi birçok bünyede gizli orgazmlara da neden olmuşa benziyor. Değil mi? Şahsen, gün boyunca çeşitli ağızlarda “Duydunuz mu Ahmet Hakan hakkında ne yazılmış?” cümlelerinin çeşitli biçimlerde eğilip büküldüğüne şahit olmuş bulundum.

Bu tür vakalarda, tetiği çekilmiş yazıların tetikçilerini ya da kurbanlarını değil de kurban etme faslının röntgenci şakşakçılarını hep daha zavallı bulmuşumdur. Çünkü kurban edilenin ya da edenin, hiç değilse cesareti meşrudur ve bedel ödemeye hazır kalibre onlarda olduğundan mütevellit, kendilerine yine de “hay hay iki gözüm, mert adammışsın” deme lüksümüzü kullanırız.

Dahası, Ahmet Hakan’ın yazılarını iyi takip edenler bilirler ki Ahmet Hakan kendisini gereksiz yere övenleri değil, kendisini  adabıyla dövebilenleri sever. Bu yüzden de, yazının yarattığı dedikodu dalgasına kendisini kaptırıp da işi dalgaya vurduran ölü sevicilerin haline üzülmekle birlikte, bu yazının da kimseye karşı bir övme-dövme-sövme girişimi olmadığını  belirtmek isterim.

Bahsettiğim türden baykuşlar, bendenize genellikle, bir kaza sonrasında olay yerine gelip de “Ne olmuş? Ölmüş mü? Çok kan akmış mı? Kaç kurşun sıkmışlar?” merakına sahip “ceset torbası röntgencisi” basiretsiz tipleri hatırlattığı için, kendilerinden bir miktar da iğrendikten sonra, midem kaldığı yeren sindirime devam eder ve halihazırda tesadüfen bulunduğum o olay yerinden hızla ayrılırım.

Ama madem ki kamuyla paylaşılmış yazılar söz konusu ve burası da bir tür medya mecrası, ben de pek tabi bu olayın bünyemde yarattığı nahoş hava üzerine saçmalama hakkımı kullanmaktayım.

Bakkal Hasan Abi’nin Katı Gerçekçi Tavrı ve İsmet Berkan Üzerine Birkaç Şey

Gelelim olayın daha trajik olan boyutuna: Medyaya yansıyan bilgilere göre,  Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, yazının yarattığı infial üzerine Ahmet Hakan’ı arayarak kendisi ve gazetesi adına özür dilemiş ve Ersin Tokgöz’e de Radikal’den “çıkış verilmiş”. Özür konusuna diyecek ne sözümüz olabilir? Erdem sayılmayacağı gibi yerinde ve gerekli bir davranıştır ama söz konusu yazı her ne kadar belden aşağı bir yazınsal zevkin ve beceriksizce girişilmiş bir psikoanaliz denemesinin ürünü olsa da, yine de bir yazarın  düşünce özgürlüğü çerçevesinde yazdığı ve yayımlanmış bir yazısı nedeniyle gazetesinden kapı dışarı edilmesi tam bir skandaldır. Bu durum, beni ve benden bağımsız olarak da Radikal Gazetesi’ni takip eden okur-yazarlar başta olmak üzere özgürlükçü doğaya sahip olduğunu düşündüğüm herkesi ciddi biçimde rahatsız ediyor ve açıkçası bu durumu tasvip edenlerin de bir gün bu deryada boğulacak olma ihtimallerini kendilerine “felsefe kafasıyla” önemle hatırlatmak istiyorum.

Aynen, Ahmet Altan’ın Milliyet’ten, Mine Kırıkkanat’ın Radikal’den şutlanışı gibi, Tokgöz’e de Radikal’den yazısının yayımlanışı ardından nazik tabirle “çıkış verilmesi”, matbuat tarihimiz ve düşünce özgürlüğü defterimiz adına ciddi bir utanç vesilesidir. Zira, Radikal Gazetesi, çok da yüksek olmayan tiraj raporlarına rağmen, bir medya grubunun “prestij” yayınlarından biri olma gayesi güttüğünden ve özellikle de üniversiteli okur profili üzerinde az da olsa “halen” etkisi bulunduğundan, bu türden zevzekliklerin, bu tür bir yayın kuruluşunda asla vuku bulmaması gerektiğine inanıyorum.

Aksi halde, ele avuca gelmeyen türlü kişisel saçmalıkların bu gazetelerde yayınlanışıyla ortaya çıkan tablo,  bildiğiniz anlamda bir skandaldan öteye gidemiyor. İtalyan Le Figaro, İspanyol La Pais, İngiliz The Guardian ya da Amerika’nın saygın kuruluşu The New York Times… Bu basın yayın kuruluşlarının Türkiye’deki muadili olma hevesindeki Radikal’de yaşananlara baktığımızda da şunu söylemek çok mümkün: Bu olayın aynısı orada yaşansaydı, kovulan yazarı değil de istifa eden genel yayın yönetmenini konuşur ve alkışlardık örneğin.

Her ne kadar bir yazının birincil sorumlusu yazının yayıncısına karşı yazının sahibi olsa bile, yayımlanmış bir yazının davası olmaz. Olacaksa da, ilgili medya grubuna, okurlar başta olmak üzere kamuoyuna ve nihai bağlamda da adli makamlara karşı bu yazının “sıradaki” sorumlusu,  o yazının nihai ve en yetkili yayımcısıdır.

Sorumlu yazı işleri müdürü ya da genel yayın yönetmeni koltuğunun işlevini bu noktada sorgulamak doğal olarak kaçınılmaz oluyor. Bu noktada, Oray Eğin’in Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde “Asıl istifa etmesi gereken kişi, olayın kişiselleştirilmiş belden aşağı saldırıyı içeren boyutuna izin veren ilgili yayıncısı İsmet Berkan’dır” mealindeki heyecanlı ve biraz da abartılı çıkışına –içerisinde Tokgöz’ün yazısında da yer alan kişisel kavgalar kısmı hariç- hak veriyorum. Çünkü buradaki olay, sadece bir ego çekişmesi ya da uçkur kavgasından ibaret olmamakla birlikte, çok yönlü bir Babıali skandalı olma anlamını da ihtiva ediyor.

Şimdi ben bunları yazarken dahi, Oray Eğin’in konuya dair yazdığı yazıya Turktime.com internet sitesindeki köşesinden cevap veren Ersin Tokgöz’ün “Oray Eğin zaten tam bir İsmet Berkan düşmanıdır!” suçlamasını da hatırlayarak bir parça irkiliyorum ve diyorum ki İsmet Berkan’la ya da Oray Eğin’le hayatımın hiçbir döneminde tanışmamış olmakla birlikte, kendileriyle ya da matbuat hayatımızdaki bir başkasıyla ilgili herhangi bir kişisel alışverişim, husumetim ya da görülecek hesabım yok. Keza,  İsmet Berkan’ı Twitter üzerinden takip edebilme şansım olduğu için bende şöyle bir izlenim bıraktığını da söyleyebilirim:

“Oldukça beyefendi birine benziyor.”

Günlük gazeteleri satın aldığım mahallemizin bakkalı Hasan Abi de oldukça beyefendi biridir ve inanın Hasan Abi de bakkala girdiğiniz ilk saniyeden itibaren oldukça “özgürlükçü biri”ne benziyor. Hasan Abi’yle aramdaki diyaloglardan birinde şöyle dediğini de anımsıyorum: “Yanlışa yanlış demek, her zaman boynumuzun borcudur Ozan’cım”. En azından, ben bugüne kadar bunu öğrendim.

Radikal’in Radikal Özgürlükçülüğü Gitti, Radikalizmin Pimi Kaldı Yadigar!

Olayın bir başka boyutu da, Radikal Gazetesi’nin ilk çıktığı vakitlerdeki radikal özgürlükçü tavrından uzaklaşıp, genel tavrının ve yayıncılık anlayışının sıradan olmaktan çıkıp vahim boyuta evrilmiş olduğu.

Bilmiyorum gazete yönetimi özellikle de üniversite kampüslerinde bir eğilim yoklaması ya da okur anketleri yapıyor mu ama, Radikal Gazetesi, bundan birkaç yıl evvelinde insanların koltukaltlarında taşımaktan gizli bir zevk duyabildikleri daha alternatif tatta bir yayınken –ki tiraj raporları daha iç açıcıydı-, şu anki imajı yerlerde sürünüyor ve Radikal Gazetesi’nin şu anki sözlük manası şu tabirle özetlenebilir: Kendi yazarına radikal. Bunu ben değil, Radikal Gazetesi okuduğunu bildiğim tüm yakın çevrem her seferinde dile getiriyor.

Hatta, zamanında içerisinde bir biçimde yer almış olduğum Cumhuriyet Gazetesi’nin genel çizgisinden türlü sebeplerle hoşlaşmayıp da Radikal ve Birgün okumayı tercih eden “o kitle”, artık, “yalan haber sicili kabarık da olsa”, Taraf Gazetesi’ni takip eder oldular. Sizce neden? Taraf’ın –öyle veya böyle- özgürlükçü bir çizgide cesur bir yayın politikası sürdürmesinden dolayı olabilir mi?

Taraf’ın genel olarak agresif, gergin ve provokatif tutumunu çok da doğru bulmuyor olabiliriz ama özellikle de genç okurlar nezdinde yaratmış olduğu heyecanı ve matbuat hayatımızda yol açtığı değişiklikleri ve dumura uğratmaları da görmezden gelemeyiz. Bu, elbette ki bendenizin kişisel gözlemlerinden ibaret ama bunun bilimsel araştırmasını yapması gereken Radikal Gazetesi, gördüğüm kadarıyla bu klasmanda yol alıyor olmaktan, tiraj kaybından, yazar kovmaktan ve asıl hedef kitlesini oluşturan okur profilinden gittikçe uzaklaşıyor olmaktan oldukça hoşnut gibi.

Alternatif klasmandan uzaklaşmalarına rağmen “merkez yayın” da olamadıklarına göre, ister istemez, insanların ağzında son yıllarda sakız haline gelmiş olan “Radikal’i kapatacaklarmış, öyle diyorlar” dedikodusu bile demode olmaya mahkum hale geliyor. Çünkü insanlar, en kaba tabiriyle, artık, “Radikal’le ilgilenmiyorlar bile!”

Uzun bir aradan sonra yazmış olduğum bu ilk yazımda, olayın birçokları için ironik ve trajik sayılabilecek bu yanından ziyade medyanın baş köşelerini kullanarak birbirine “çakma” çirkefliği üzerinden geliştirilmiş mastürbatif zevkler yaşamanın dayanılmaz hafifliği üzerine yazmak istemem de zaten bu yüzden.

Eğer siz, ana damarınız olan yayın politikanızı belirginleştirmek yerine bu çerçevedeki iddianıza ters kroşeleri kendi kendinize salllarsanız, gün gelir, sizi bağrına basan o okur, yüzünüze bile bakmadan sizi kapı dışarı eder: Yazar olarak da gazete olarak da bundan nasibinizi almanız kaçınılmazdır. Çünkü rüzgarla savrulmayan ve “bel kemiği” sayılabilecek sahici okur, gerçekten de uyanıktır. Sizi terk edişi de, sizin samimiyetsizliğinizden kaynaklanacaktır; kendi alınganlığından değil.

Bunları acımasızca söylemekten çekinecek de değilim, hatta, Radikal’de yazıyor olsaydım da sıradaki yazı olarak bu eleştiriyi kaleme alacaktım çünkü, köşeleri kişisel salvolara malzeme haline getirenlerin ve bunlara izin verenlerin, o köşeleri işgal etmelerinden yola çıkarak gazetelerden maaş almalarındansa belediyelere işgaliye bedeli ödemesi gerektiğine inananlardanım. İlk başta bu yüzden, buna dair yazma hakkımı kendimde görüyorum.

Çünkü, cebinde kalan üç beş kuruşu o gazeteleri okuyup da aydınlanmak için satın alan nicesini tanıyorum. Özellikle de ODTÜ’de. Bu yüzden de bu söylediklerim, Radikal Gazetesi’ndeki hiçkimseyi kırmasın. Aksine, sevindirsin derim. İsmet Berkan beyefendiye de bu yöndeki eleştirilerimi özel hayatımız dahilinde de daha ayrıntılı biçimde iletmeyi isterim, kendisi de bunu istiyorsa ve kapısı eleştirilere açıksa.

Madem ki başlangıç yazımız “çakma edebiyatı” üzerine, bu son çakma girişiminin çakma içeriğini de yazının içerisinde barındırdığı iddiayı ciddiye alarak biraz tahlil edelim derim. (“Çakmak” demişken, elbette ki “racon”una sadık polemiklerden bahsetmiyorum. Bildiğiniz, köşeleri işgal eden “Ben seni var ya!” saçmalıklarını kastediyorum.)

Birkaç yıl evvel yayın danışmanlığını sürdürdüğüm GazeteODTÜLÜ’nün hem okur hem de yazar ağını genişletmek için başlattığımız reklam kampanyası için motto arayışımız sürmekteyken, “Bazıları iyi okur, bazıları iyi yazar” cümlesi çıkıvermişti ağzımızdan ve eklemiştik: “GazeteODTÜLÜ, gerçekleri yazar”.

Bendeniz Ersin Tokgöz’ü, Radikal’deki birkaç iyi tespiti haricinde, zihnime “iyi yazar” olarak kodlamadım hiçbir zaman. Keza, etrafımdaki “okur-yazar” profilindeki hiçkimsenin de Ersin Tokgöz’ün yazınsal kabiliyetinden dem vurduğuna bugüne değin şahit olmadım, hatta isminin anıldığına bile şahit olmuş değilim. Bu yüzden de, basındaki ağırlığı tartışılmaz Ahmet Hakan’ın kendisini ciddiye alıp da cevap vereceği kanaatinde değildim.

Keza Ahmet Hakan da bugünkü yazısında esprili bir biçimde Sigmund Freud’un şu sözünü de hatırlatarak Tokgöz’e verilebilecek en sade yanıtı vermiş oldu: “Bazen puro içen bir adam, sadece puro içen bir adamdır”. Tokgöz’ün iyi bir “yazar”dan ziyade iyi bir Freud “okur”u olabileceğinden şüphem olmadığı için de, bu yanıtı sindirebileceğini düşünüyorum.  Dahası, gelelim, şu tatlı mastürbasyon meselesine… Ve bakın, nasıl da bir Serdar Turgut’a dönüşüyorum birazdan: Belki, medyadaki ayak fetişizminden de bahsederim…

“Mastürbasyon kuşağı” ya da Pakize Suda’nın tabiriyle “Ağız Tadıyla Sevişemedik” jenerasyonu oldukça baskın bir kültürün bireyleri olarak, elbette ki mastürbasyon eyleminin getirileri-götürüleri üzerine daha çok kafa patlatabiliriz. Paltmalıyız da. Ama, ressam Salvdor Dali’nin bir tablosunun da ismi olan tek şiir kitabı “Büyük Mastürbatör”ü okuyanlar, mastürbasyonun psikolojik yansımaları üzerine hakikaten de daha lirik ve melodik kazanımlar elde edeceklerdir.

Dali’den aldığım ilhamla da diyebilirim ki asıl Ersin Tokgöz’ün yazmış olduğu o yazı, kendi piskolojisine dair sağlam doneler vermesinin yanı sıra aynı zamanda kimin ruhsal anlamda daha büyük bir mastürbatör olduğunu da gözler önüne serebilecek şeffaflığa sahip görünüyor buradan.

Olayları, kavramları ya da kişileri muhakeme edip bunlara dair öyle ya da böyle yazılı analizler yapabilmek ve hakaretamiz ifadelere yakın tonda bir yazıyla bir köşenin ucundan yazı döşenmek de elbette ki aynı zamanda iyi “göz” de istiyor.

Bu yüzden de, Tokgöz’ün söz konusu yazısının ya da bu girişiminin ne kadar “çakma” olduğundan bahetmektense, kendisine bundan sonrası için “iyi okur” sıfatını armağan etmek daha yerinde olacaktır.

Peki ya ben kim oluyorum da bunları söylüyorum, değil mi? Bilmek isteyenler için hemen ifade edeyim: Bendeniz kara cahilin önde gideniyim ve hakikaten de hiçbir şey bilmiyorum ama hasbelkader de olsa bazı okumalar ve yeniden okumalar yapıyorum kendimce.

Postmodern CV/PR Çalışmaları ve Meselenin Bile Bile Lades “Taraf”ı

Gelelim olayın tahmin boyutuna: Bana kalırsa Tokgöz’ün yazısında bir “bile bile lades durumu” söz konusu. Çünkü, Ahmet Hakan’la polemiğe girmek için yazılmış bir yazı intibasını asla vermeyen o yazı, “yayımlansa da yayımlanmasa da beni kovdurtacak derecede iyi bir bahane olabilir” yazısıdır, bir “sicilime işlensin” yazısıdır. Her ne kadar, bir yazarın kovulmasını meşru kılabilecek ayrıntılara sahip olmasa bile.

“Bunu nereden anlıyoruz?”a gelelim: Tokgöz’ün yazdıklarına baktığımızda, en basitinden “faşist tükürükler saçmıyor köşesinde” diyebiliriz ve devam edelim: Antisemitizm düşkünü değil. Darbe yanlısı değil. Terör yanlısı değil. “Pis bir insanlık suçu” işlemiyorsa, düşüncelerini okurlarla öyle ya da böyle paylaşmasında nasıl sakıncalar olabilir? Bunun karar vereni de hiç kuşkusuz ki genel yayın yönetmeni şahıslar oluyor. Tokgöz, imalı kişisel hakareti ve popüler yazara çakma hevesini gidermeyi tercih etmiş; hepsi bu.

Yazıya hakim olan genel hava, “zaten parlak olmayan bir yazarlık kariyerine, popüler yazara saldırarak yeni bir CV ayrıntısı ekleme” güdüsü.

Bundan sonrası için tahminin nedir diyenler için de söylüyorum: Bence yakın zamanda Ersin Tokgöz, yazar kovma kriterleri ortada olan Radikal’den zaten kovulmak için kurguladığını düşündürten o yazı sonrasında, karşımıza her an Taraf Gazetesi sayfalarından çıkabilir çünkü gerçekten de, Taraf’ın böyle bir olay karşısında sembolik de olsa açacağı kapılarından söz etmek mümkünken Radikal için an itibariyle bunu elbette ki düşünemiyoruz bile.

Tabi burada, “Taraf böyle bir yazarı bünyesine kesinlikle kabul eder” demiyorum; amma velakin, bana böyle devam edeceğini düşündüğüm bir kariyer tahmini yaptırıyor bu görüntü.

Olayın bu boyutunda “off the record” ya da değil bol bol zikredileceğini düşündüğüm PR sloganı ise şunun türevi olacaktır: “Ahmet Hakan hakkında yazdığı yazı nedeniyle Radikal’den çıkartılan Ersin Tokgöz, artık, Taraf’ta!”

Olayın seyri nasıl gelişir bilemiyorum elbette, ama basındaki “numaralar” bu kadar ucuzken, her şey pek mümkün. Yine de, bir yazarın yazdığı ve yayıncısı tarafından da yayınlanmış bir yazısının hemen sonrasında kovulmuş olması “hak-hukuk” meselesi etrafında bana “hoş şeyler”i hatırlatmadığından, elbette ki Ersin Tokgöz’ün başka mecralarda yer almaya devam edecek olmasını yadırgayacak değilim. Kaldı ki bir yazar, ekmeğinden olmuşken buna kim sevinebilir?

Ama bir gazetenin genel yayın yönetmeni olsa idim, Ersin Tokgöz gibi isimlerdense, internet sözlüklerinde yazarlık yapan birkaç kalemi kuvvetliyi köşe yazarı olarak o gazetede görmeyi daha fazla tecih ederdim demek istiyorum ki bu da ayrı bir yazının konusudur.

Medya Notları 1: MedyaFaresi.com, bundan birkaç gün önce, Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak hanımefendinin, Twitter üzerinden bendenize yazmış olduğu bir notu “haber” haline getirdi. Yalnızca Twitter haberleri yapan TwHaber.com sitesi de söz konusu bu haberi sayfalarına taşıyınca,  ilgili haber Twitter’da da hızla yayıldı. Söz konusu haberin linki şu:

http://www.medyafaresi.com/haber/33314/medya-sok-nazli-ilicak-tan-al-haberi-ne-demek-istedi.html

Madem ki  öyle, tekzibi kendim kaleme alayım: O iletiyi bana Nazlı Ilıcak yazmadı. Bendeniz  kendisine  Hürriyet Gazetesi’nde yönetim değişikliği olma ihtimalini bir internet sitesinde birkaç dakika öncesinde  okuduğumu (MedyaTava.com), ancak ilgili haberin siteden anında geri çekildiğini Twitter’dan mesaj atarak ilettim ve olayın aslını kendisini konuyu biliyor olabileceğinden sordum. Kendisi de bunu http://twitter.com/notredamedesion adresli  Twitter sayfasında “retweet” yaparak, kendisini takip edenlerle paylaştı. Yani, bendenizin yazdığı bir Twitter iletisini yalnızca “paylaştı”. Yani, özellikle bana gelip de, Star TV’nin satılacağını ya da Hürriyet’te yönetim değişikliğine gidilebileceğini önceden haber vermedi. Aksine, bu eylemi bazı sitelerdeki istihbaratlara ve bazı kişisel duyumlarıma dayandırarak kendisine ben söylemiş oldum, o da bunu beni de referans göstererek duyurmuş oldu. Aslında hep beraber, MedyaTava’nın tuhaf bir haber girdisinin kurbanı olduk. Olay da bundan ibaret. Dahası, ilgili haberde yazılmış olan “meraklı şaşkınlığa” istinaden söylüyorum: Nazlı Ilıcak hanımefendiyle dünya görüşlerimiz bir olmasa bile, birçok noktada kesişiyor olmamız da kimseye garip gelmemeli.  Kendisini Twitter’da ilgiyle takip ettiğim gibi, zaman zaman, eleştirilerimi de kendisine yine Twitter üzerinden direkt olarak iletebilme fırsatı bulabildiğim için ayrıca mutlu hissediyorum. Görüşlerine katılırsınız ya da katılamazsınız, fark etmez; ama, kendisi basındaki önemli bir kalemdir ve eleştirilerimi dinleyebilen insanlar benim için her daim mühim olmuşlardır. Nasıl ki Mustafa Balbay’a da İlhan Selçuk’a da en sert eleştirilerimi yüzlerine karşı dört yıl boyunca yazılı ve sözlü olarak iletebilme olanağını bana sağladıkları için bile saygı duymuşsam, Nazlı Ilıcak’a da sırf bu yüzden bile saygı duyabilirim.

Medya Notları 2: Kısa bir süre önce, yakın dostum Şahnaz Çakıralp’le birlikte adım, Twitter ve Twitpic üzerinden paylaştığımız (http://twitter.com/OzanOnen ve http://twitter.com/SahnazCakiralp) dostane bir fotoğraf karesi neticesinde bir aşk dedikodusuna malzeme haline getirildi. Haber, çeşitli gazeteler ve internet sitelerinde farklı versiyonlarıyla günlerce yer aldı. Olayı defalarca yalanlamamıza ve yine sosyal medyadaki kişisel alanlarımızda açık olarak böyle bir şeyin olmadığını yazmamıza rağmen, bizi ısrarla “sevgili” olarak yazan basın mensubu sevgili arkadaşlarımıza sitemlerimi iletiyorum. Zira, hiç değilse bir arayıp sormalarını beklerdim, acaba bu istihbarat gerçek mi? Gerçekten de Şahnaz’la birlikte yer aldığımız o fotoğraflar, bir aşkın fotoğrafları mı yoksa bir arkadaşlığın fotoğrafları mı? Yani en azından, “Ne diyorsunuz bu işe?” sorusunu bekliyordum magazin basını emekçilerinden. Ama hayır, olmadı. Bırakınız soru sormayı, beni ODTÜ öğrencisi olmamın dışında “Şahnaz’ın öğrencisi” diye yazanı bile oldu. Artık Şahnaz, neyin eğitimini veriyorsa bana, hakikaten güldük ve de eğlendik… Ertesinde, “ODTÜ’nün Haşarısı” da ilan edildim. Yaşımı 25 yerine 24 yazanları ise affettim bile. Sonuçta bir yaş bir yaştır ve gençlik güzel şey… Ama ısrarla bir şeyi varmış gibi göstermek de tuhaf şey. Örneğin, Bugün Gazetesi köşe yazarı Aykut Işıklar üşenmedi; köşe yazısında Şahnaz Çakıralp’le aramızda olduğunu iddia ettiği aşkın büyük bir aşk olduğunu bile yazabildi. Üstelik Şahnaz’ın oyunculuk kariyerinden girip siyaset kariyerinden de çıkarak, “zamanın ruhu”nu yakalayamamış bir gazeteci olarak… Haliyle bir süre sonra ben de, bu sirkin haberleri ve yazılarıyla oldukça fazla eğlenmeye başladım. Yalnızca Hürriyet Gazetesi’nden bir muhabir arkadaşımız, Şahnaz’ı arayıp demeç istedi ve o demeçte “Ozan çok sevdiğim yakın bir dostum” diyen Şahnaz’ın bu sözleri bile “Arkadaş Pozu” ve “Şahnaz’ın Sevgilisi ODTÜ’nün Haşarısı” gibi başlıklarla gazetelerin ikinci sayfalarına yerleştirildi. Bu defa da, bendenizin ODTÜ’de içerisinde bulunmuş olduğum siyasi eylemler de haberlere eklemlenerek… Bunun haricinde, Milliyet Gazetesi’nden Olcay Ünal Sert de röportaj için aradı, ancak böyle bir olayın üstünden daha bir iki gün geçmişken, “birlikte röportaj” vermek istemediğimizi de ileterek kendisine teşekkür ettik. Artık bir magazin klasiği haline gelmiş olan “Sadece arkadaşız!” cümlesini gerçekten de hakkıyla telaffuz edip dalga geçilenlerin psikolojisini şimdi daha iyi anlıyorum. Böyle denildiği vakit madem ki maytap geçiliyor bu camiada, bu yüzden de şöyle diyeyim ben de Şahnaz’dan farklı olarak: “Siz bizi sevgili bilmeye devam edin, biz böyle çok iyiyiz.” Olayın yorumlayanı değil de mağduru olduğum bu durum bile, basındaki “haber yapma” ciddiyetinin ne hallerde olduğunu göstermesi açısından kafi.

Medya Notları 3: Bir Twitter haberciliği mağduriyetime daha, hazır fırsat bulmuşken, buradan değinmek ve ilgili düzeltmede bulunmak isterim. Helin Avşar hanımefendiyi tanımam, etmem. Ama, elbette ki basından kendisini takip etme şansımız var ve az da olsa kendisine dair bir izlenim edindim bugüne kadar. Yine Twitter’da yazmış olduğum bir ileti üzerine, şu türden bir haber yayımlandı, bu defa da, Tivitrazzi isimli bir Twitter paparazzisi tarafından ve haber, yine birkaç magazin ve haber sitesinde daha bu şekliyle yer aldı:

http://tivitrazzi.tumblr.com/post/279898381/sahnaz-cak-ralpin-sevgilisi-ozan-onenden-helin

Haberin içeriğinde “Şahnaz Çakıralp’in sevgilisi olduğum söylemi” dışında önemli bir yanlışlık yok ama buradan özellikle belirtmek isterim ki Helin Avşar’a Twitter üzerinden de olsa sataşmak niyetinde hiç değilim. Hatta daha da ileri gidip Twitter’da dile getirmiş olduğum o espriye dair şöyle diyeyim: Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’yla yapmış oldukları röportaj, bence, Rasim Ozan Kütahyalı’nın imajı açısından olumsuz, Helin Avşar’ın imajı ve kariyeri açısındansa olumlu olmuştur. (Belki Ali Saydam bu konuda bir şeyler yazar?) Amma velakin, söz konusu cümlemi kendileriyle dalga geçmek için değil; basındaki röportaj kavramının geldiği trajikomik durumu ironik biçimde ifade etmek için sarfetmiştim ve elbette ki biraz da “eğlenme hakkı”mı kullanmak için. Kıvırmadan söylemekte fayda var: Helin Avşar, Helin Avşar olarak edindiği-taşıdığı kimliğin haricinde, sonuç itibariyle genç yaştaki bir hanımefendi olarak, kırmaktan özellikle kaçınacağım biridir. Kendisini kırdıysam, hakikaten de samimi bir özrü borç bilirim. Ama bu elbette ki kendilerini hiçbir zaman eleştirmeyeceğim ya da mizahi unsurlara kendilerini dahil etmeyeceğim anlamına da gelmiyor. Aksine, iletişime ve etkileşime açık ve özgüveni yüksek insanlara karşı eleştirilerimi yüksek sesle ya da değil, bizzatihi iletmekten büyük keyif duyarım. Kendilerine ve olayda adı geçen (TuruncuTime.com internet sitesinin de sahibi) Tunç Erden Yakar beyefendiye, konuya dair bir e-posta da yolladım ve telefonda da konu üzerine bol bol konuştuk ve nihayetinde sular duruldu. Twitter’da yazılmış o bir “rahat” cümlenin bu hale getirileceğini gerçekten de kestirememiştim; eşeklik etmişim. Twitter’da da dile getirdiğim üzere, ÖZÜR DİLERİM.

Medya Notları 4: Bir Twitter haberi de ben attırayım ortaya: Cüneyt Özdemir ve Genç Siviller arasındaki gergin tablodan muhtemelen birçoğunuz haberdardır.  Genç Siviller’in Taraf Gazetesi’ndeki ismi Yıldıray Oğur ve CNN Türk’ten Cüneyt Özdemir arasındaki gerginliğin küfürlü atışmaya dönüşmesiniyse hakikaten “siz böyleyseniz şiddetinden hoşnutsuz olduğunuz o sokaklar ne halt etsin?” hayretiyle izliyorum. Dışarıdan bakan birçoğu için, Hasan Cemal’in meslek yaşamındaki 40. Yılı Gecesi’nde bile “Biz Kemalist değil Cemalistiz!” diyen Cüneyt Özdemir ve Genç Siviller’in “Ne mutlu Ahmet Türk’üm diyene!” diyen ve sivillerin genelkurmay başkanı apoletini gururla taşıyan Yıldıray Oğur, benzer bir “liberal” dünyanın insanları olduklarının imajını veriyor olsalar dahi, aslında, derin bir çatışma içinde olduklarını burada ifade etmek lazım: http://twitter.com/yildarado adresli Yıldıray Oğur Twitter adresinde, Cüneyt Özdemir’e atfen yazıldığı aşikar “küfür”lü söylemler bulunuyor.  http://twitter.com/cuneytozdemir adresli Cüneyt Özdemir Twitter sayfasında da, Cüneyt Bey’in Yıldıray Oğur’u ve Genç Siviller’i eleştirdiği ‘tweet’leri ve yazı bağlantılarını bulmak mümkün. Olabilir; hiç değilse Twitter üzerinden bunu yapıyorlar, yapsınlar tabi: Rahatlasınlar, stres atsınlar.  Ülkede kan gövdeyi götürürken ve Ersin Tokgöz-Ahmet Hakan olayında görüleceği türden mide bulantısı vesileleri de söz konusuyken, elbette ki Twitter üzerinden dönmesi muhtemel “sarkastik” ve “softcore” mizahı da özlemiyor değiliz. (Sırf bu yüzden Serdar Turgut okuyup rahatlıyorum; hatta, 8 Aralık 2009 tarihli Akşam’da çıkan yazısı Ağaçlar Ayakta Ölür veya Benim Tarihim isimli yazısını da bu aralar tekrar tekrar okumak bana muhteşem bir haz veriyor.) Zira, ne de olsa düşünce özgürlüğü var Yıldıray Oğur’un Twitter’da da yazdığına göre. Düşünce özgürlüğü var ama üslup diye bir şey yok-muş o sivil Twitter zemininde bile, bunu da anlamış bulunuyoruz haliyle. Şahsen, özellikle de basında tanınmış kişilerin, bu tür kişisel –üstelik de küfürlü- “hardcore” atışmaların zemini için niçin teşhiri bol zeminler yerine telefonların ya da yüz yüze görüşmelerin tecih edilmediğini hep düşünmüşümdür. Özetle: “Fu.k off”lar havada uçuşuyor, genç Twitter’cılar rahatsız!

Hürmüz, keder ve varoluş.

Uyandım.

Her şeyden kuşku duyan bir Descartes hiçbir zaman olamadım. Hatta bundan bile kuşku duyamadım. Oysa benim, her şeyden kuşku duyabilen ne çok arkadaşım var.

Anladım.

Bugüne kadar hep sezgisel yönelimlerle dogmatik inanışları bilinçli biçimde tercih eden ben, bugün, tüm bu sebepsiz güveniverişlerimi terk ediyorum. Bugün, taş kalbim olsun isiyorum. Günlük hayatta tesadüfen karşılaştığım süper kahramanlar, senden benden replik yürüten şark kurnazları, sahici acılarına rağmen halen ayakta durmayı tecih eden sefalet kuşları, evet, bunların hiçibiri, olduklarından daha az ya da daha çok gerçek değiller. Yalnızca, var oldukları kadarlar ve bugüne kadarki tüm dogmalarımı, köklerinden itibaren terk ediyorum. Bugün, gerçek anlamda bir taş kalbim olsun istedim. Ve sanırım…

Başardım. Başarıyorum…

Bir güzel adam tanıyorum, 17 yıldır birlikte yaşadığı köpeği öldüğü vakit dahi kalbi yaralar bağlayan. Bunu bile bile, bugün, bu hiç umrumda olmasın istedim. Örneğin sokaklarda iç savaş çıksa yarın, bu güzel adamın kendi köpeği için tuttuğu yasla bir başkasının iç savaşta birbirini boğazlayan insanlar için tuttuğu yas arasında bir fark bulmamam gerektiğinin farkına vardım. Hatta bir köpeğin hayatı, bir insanın hayatına göre gözüme daha anlamlı, daha sahici, daha cana yakın gelebiliyor iken son birkaç gündür, şu an, ikisi de hiç ama hiç umrumda olmasın istiyorum. Ama halen, o köpeğin yok oluşu, bana daha sahici geliyor. Yanılmam mümkün ama yanılmaktan çekinmiyorum. Çünkü hayat denilen zamazingo, ancak bu kadar gerçek: Olduğu kadar. Ve ben, bugün, tamı tamına böyle hissediyorum.

Uzun süredir tek satır yazmayan ben, bugün, taş kalpli bir başka adam olarak, yeniden yazmaya başlıyorum. Yani, yeni benliğim ile aslında ilk satırlarımı yazıyorum. Hiçkimseyi bir şeylere inandırmaya çalışmak, birilerine estetik parçalar sunmak, dozaşırı bir aşk ile kaleme sarılmak istemiyorum. Yazı, bir intikam yolu olabileceği gibi aynı zamanda bir özyıkım da olabiliyor çünkü. Onu o kadar ciddiye de almadan, “ben” kavramını da yabancılaştırıp, atmosfere birkaç sözcük bırakmak geliyor içimden; hepsi bu. “Beklentisiz, yargılamadan ve yadırgamadan” buradayım. Nedenini hiç merak etmiyorum, yalnızca, bana “bunu yapmalısın” diyen tuhaf bir sesi bugün yeniden duydum; hepsi bu. Bugün, tüm boktan alışkanlıklarımı, tüm inançlarımı, aidiyetlerimi, aşkın kavramlar karşısındaki gereksiz hassasiyetlerimi, tüm kendimi kandırmalarımı terk ediyorum.

Hiç beklemediğim bir anda, biri şöyle dedi bugün: “Senden bir şey beklemiyorum ama kendinden bir tane daha klonlar mısın benim kullanımım için? Hürmüz’ün de dediği gibi gökten erkek yağar mı? Yağarsa, senden bir tane daha olur mu? Olursa, ne tarafa doğru yağarsın?”

Tüm taş kalbimle, cevap vermek istemediğimi söyledim.

Başardım.

Hiçbir şey yapamayabilirim, ama en azından, artık bunu yazabiliyorum.

Merhaba cesur yeni dünya: Yeni “ben” olarak buradayım.
O eski “ben”in yabancısına -durma- selam çak.

Bildiğim, sahip olduğum, sahip olduğumu sandığım her şeyi terk edebileceğim bu noktadan sana yeni bir şeyler getirdim çünkü. Aile, sevgili, evcil hayvan, okul, iş, alışkanlıklar ve sahip olduğumu düşündüğüm her şey, çektiğim nefes bile, terk edilebilir şeyler benim için ve bunu söylemekten hiç ama hiç çekinmiyorum. Her şeyden kuşku duyabilen bir Descartes olamamak halen iyi değil; biliyorum, ama artık, kuşkularla dolu insanlardan kuşku duymaya başlamayı tercih edebilecek kadar cesur olduğumun farkındayım.

Beklentisiz, yargılamadan ve yadırgamadan.
Gelişine sert volelerle.

Necip Fazıl’dan ilk bakışta hiç hoşlanmamış olsam da, şimdi, kendisine ve birçoğuna geç kalmış olmamın pişmanlığıyla, sevdiğim tüm yazarları da terk ederek, yeni bir sayfa açıyorum kendime:

“Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.”

Söyle Hürmüz, duyuyor musun?

13 Aralık 2009, Pazar
Yeni Bir Yer


High Hopes – Pink Floyd

son alâmet-i fârikamız, niş sosyal aparat morbant yayında.

” bugün günlerden herhangi bir gün ve dünya, yine, bir öküzün boynuzları üzerinde “duruyor”.  soruyoruz: bugün küçük enişteniz için ne yaptınız? kürk mantolu maradona sosyal aparatlar kumpanyası’nın çim adamları olarak, etrafımızdaki güruhtan yükselen çok sıkılıyorum cümlesini duymaktan çok sıkıldığımızdan, at hırsızlarının sitelerini de uzunca bir süre tahlil ederek, hepimizin hayatına pozitif katkıları olabilecek yeni bir şeyler yapmak istedik. ” – kürk mantolu maradona sosyal aparatlar kumpanyası’nın son alâmet-i fârikası,  niş sosyal aparat morbant, test yayınında | http://morbant.com

morbant-logo

“i love jet lag”

biliyorum, blogumu çok fazla güncellemiyorum. ama, evet;  sonunda stockholm ve istanbul ofisleşme işlemleri tamamlandı ve sanırım her zamankinden daha iyiyiz: http://interflyeurope.com

interfly-interfest-intersnow

ve evet, yakında, tüm bu işlerin güçlerin yanısıra, çok daha yeni  bir şey daha çıkacak ellerimizden.

görüşürüz.

belki şaşkın olur sonrası.

on sekiz yaşımı bitirdiğimde, bir yazımda şöyle yazmışım:

“erkenden yaşlandım. sırtıma şimdiden ağrılar saplandı ve şimdiden deli gibi sigara tüketiyorum… aşık oldum. nefret ettim. bir günümün yirmi sekiz saat olması gerektiğine karar verdim. pornografik rüyalar değil istediğim; tüm yeteneğimi çalabilecek kadar etkili bir tene sarılıp da uyumak istiyorum.”

üzerinden bir beş yıl daha yemişim.

her şey bir yana,

“işin ne?” diye soranlara “benim işim insan tanımak ve bazı insanlardan özenle kaçmak” dediğimde,
kendilerini hangi sınıfa koyduğumu merak eden insanların hastasıyım.

belirli bir yolum yok, ama, ayaklarım var.
günahlarıma hayranım.

iş bitiriyorum.

kartvizitimde meslek ibaresi olarak “devrimci şirin” yazıyor, ama, geceleri “freelance bar philosopher” olarak meyhane ve pavyon köşelerinde ve köhne kahvehanelerde hizmet veriyorum. iyi derecede ingilizce biliyorum, üniversite hayatımı “hayatını amaçsız topluluklara adayanlar topluluğu”nda geçirdim.

çekinmeyin.

devletimiz imkan verirse, iyi bir işte çalışarak 12 tane çocuk yapmak ve üzerine de kariyer yapmak istiyorum.

kafam hala “iyi”,
anlıyor musunuz?

“my workplace is my mind.”

bir gün herkes,
intihar edemiyor olmanın intihar etmekten çok daha zor bir şey olduğunu anlayacak.

ozan önen,
27 Temmuz 2007
herhangi bir yer

( )

ozanonen

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.